Beklenti Teorisi

Uluslararası Çatışmalarda Beklenti Teorisi

Ve Libya Müdahalesi

  1. Giriş

Yazar, “Handbook Of The War/Savaşın El Kitabı (1989)” yayınlanmasından sonraki 10 yılda uluslararası çatışma etüdlerinin, teorik gelişmelerin yanısıra ampirik bulgulardaki gelişme ve çoğalma nedeniyle açık şekilde geliştiğini savunuyor. Kaynak olarak da, soğuk savaşın bitişi, SSCB’nin çöküşü, etnik milliyetçilik kaynaklı çatışmaların yükselişi, küresel kapitalizm ve demokrasinin yayılması olaylarını göstererek entellektüel eğilimlerin arttığını söylüyor. Devletlerin dış politika davranışlarına ve uluslararası sistemde devletler arasında stratejik etkileşimlere, uluslararası çatışmalara, uzun yıllardır tüketim alışkanlıkları, sigorta ve yatrım tercihleri gibi iktisadi konular üzerinde uygulanan fayda teorilerinden beklenti teorisineprospect theory) erişiyor ve teorinin temel kavramları olan, referans bağımlılığı, çerçeveleme, kayıptan kaçınma, donanım etkisi ve değişken risk uyumu üzerinden farklı bir bakış açısı geliştiriyor.

  1. Tercihe Giden Yol ve Beklenti Teorisi’nin Temelleri

Bir eylemin sonucu tam olarak bilinmeden bu eylemi yapmak konusunda bir kararın önceden alınma gereği, iktisat teorisinde belirsizlik halinde insan davranışlarını açıklayacak modellerin geliştirilmesine yol açmıştır. Faydanın ölçülebilirliği konusuna aydınlık getirildikten sonra, Bernoulli tarafından geliştirilen “Beklenen Fayda Teorisi(Expected Utility Theory)” ilk örnektir. Normal koşullarda belirli varsayımlar altında, bireylerin beklenen değeri değil, beklenen bu değerin beklenen faydasını maksimize ettiklerini anlatır. Bernoulli tarafından ortaya atılan Beklenen Fayda Teorisi ‘nin Von Neumann ve Morgenstein tarafından geliştirilen temel varsayımları aşağıda sıralanmıştır: (Abaan,1998)

  1. Geçişlilik (transitivity) varsayımı: Tercihe konu seçeneklere yeni seçenekler eklendiğinde mevcut tutarlılık ve tercih sıralaması bozulmayacaktır.
  2. Tamamlanmışlık (completeness) varsayımı: Tercihler eşit düzeyde cazibeye sahiptir.
  • Tercihlerin sürekliliği (continuity) varsayımı: Tercihler bir olasılık dağılımının parçasıdırlar.
  1. Bağımsızlık (İndependence) varsayımı: Fayda çıktıları eşit olacak şekilde cazip iseler, olasılıklar sonucunda oluşacak çıktılar da kendi aralarında eşit olarak caziptir.
  2. Kazanma şansı yüksek olanı tercih etmek(desire for high probability of success) varsayımı: Faydaları aynı ancak sadece olasılıklar açısından farklı tercihlerde, kazanma olasılığı yüksek olan tercih edilir.
  3. Birleşik olasılık (compound probabilities) varsayımı: Tercih sonucu ayrı bir tercih olan; mesela, ilk bahiste ortaya konan ödülün, bir diğer bahsin ödülü olması durumu, tek çıktılı durumlar kadar caziptir. Ve bu nedenle, ödülü elde etme olasılığının hesaplanması bir dizi olasılık probleminin çözümünü gerektirir.

Yapılan araştırmalar sonucu bulgular, insanların karışık ve riskli durumlarda karar verirken salt fayda odaklı değil, psikolojik ve algısal duyularını kullandıklarını ve beklenen fayda teorisine  göre  her zaman mantıklı ve akılcı davranmadıkları ortaya çıkmıştır. Normatif bir teori olarak risk koşulları altında beklenen fayda teorisinin baskınlığı, sosyal psikolojicileri ve uygulamalı iktisatçıları teorinin geçerliliğini sorgulamak için deneyimsel bazı testler yapmaya itti. Bunun üzerine yeni fayda teorileri türetilmeye başlanmıştır, Tversky ve Kahneman’ın Çerçeveleme Etkisi, Referans Bağımlılığı ve Kayıptan Kaçınma tezleriyle geliştirdiği “Beklenti Teorisi” de bunlardan biridir.

“Beklenti teorisi”, bireylerin sonuçları kesin olan şeyleri abartarak bunlara, sonuçları kesin olmayan şeylerden daha fazla değer verdiklerini anlatır. Örneğin bireyler;  ½ olasılıkla %50 kazanç sağlayacağı, ½ olasılıkla %10 kayıp sağlanacağı bir seçenek(yatırım) yerine daha az kazancın sağlanacağı ve bununla birlikte kaybın yaşanmayacağı bir seçeneği tercih ederler.

Deneyimsel kanıtların gösterdiği, insanlar beklenen fayda teorisinin varsayım ve öngörülerine uygun davranmıyorlar. Var olan karmaşık bilgi seti içinde bütün boyutları ele alıp değerlendirerek bir karara ulaşmak yerine, daha önceki deney ve bilgilerden yola çıkarak sabit refarans noktaları dolayındaki bilgileri ve boyutu değerlendirip bir karara varmaya çalışıyorlar. “Referans noktası”na bağlılık beklenti teorisinin merkez analitik varsayımıdır ve bu insanların kayıp ve kazançlara farklı tepkiler verme eğilimi nedeniyle kritik öneme sahiptir. Mesela bireysel fayda fonksiyonu önermesine karşı, varlık seviyeleri üzerinde tanımlanan bir kurguda, insanlar varlık seviyelerindeki artıştansa varlık seviyelerindeki bir değişime daha duyarlılar, mesela bir referans noktasına göre (mevcut varlık seviyesi) kazanç ve kayıplar, refah ve eşitlik gibi kavramların önüne geçebiliyor.

Referans noktası bağımlılığında, bireylerin, bir seçim yaparken ele alacakları referans noktası ve bu nokta dolayındaki algısal çember, bir değerleme yaparken ele alacağı referans noktası ve algısal çemberden farklı olabilecektir. Çünkü, ilkinde somut bir sonuç için karar alırken, diğerinde soyut bir sonuç için karar almaktadır. Bu iki karar süreci arasında tersedönüşümler sıklıkla gözlenebilir. Mesela, aynı tarzda bir ürünü birine satarken belirlediği refrans noktası ile birinden satın alırken belirlediği referans noktası başka olabilir. Burada insanın tepki modları asimetriktir. Mesela, yüzde bir olasılıkla 1.000 lira kazanmak için vazgeçebileceğiniz bedel 200 lira ise, aynı olasılıkla 1.000 lira kaybetmemek için vazgeçebileceğiniz bedel kaç liradır?” sorusuna çoğu insan 200 liradan fazla bir değer atfeder. Oysa bu iki seçenek simetrik iki olaydır, aynı olasılık ile bir milyar lira kaybetmemek için vazgeçilecek bedel yine ikiyüzbin lira olmalıdır. Kayıp ve kazançlar arasındaki bu asimetri risk uyumunu etkiler. İnsanlar, kayıpları eşdeğer kazançlara göre abartırlar, bir birim kaybın acısı bir birim kazancın zevkinden fazla hissederler ve kazanç seçenekleri arasında kayıp yaratacak riskten kaçınmak isterler. İşte bu durumda “kayıptan kaçınma” ortaya çıkar. Connors demiş ki “Kazanmayı sevdiğimden daha fazla kaybetmekten nefret ederim.”

“Kayıptan Kaçınma” durumunda referans noktasının da katkısıyla, insanlar neye sahip olmadıklarındansa neye sahip olduklarını değerlemeye eğilirler. Ve bir malı elden çıkarmanın psikolojik maliyeti, onu edinmenin psikolojik yararından daha büyüktür. Bu da(Thaler 1980, 43-47) “donanım (endowment) etkisi”dir.

Onlara bir seçenek sun de ki, iki seçenek var ya paranı yatır ve 40 lira kazan hiç kaybetme, ya da %50 olasılıkla 100 lira kazan, deneklerin %70’i 40 lirayı alır. Kısaca, olası kayıpları görebildiğimiz bir oyunda insanlar kayıpları en az olacak kadar riske girerler, sonuç büyük bir kayıp da olsa.  Olası tüm sonuçlar kayba işaret ediyorsa da kayıpları minimize etmeye çalışırlar.

Bir referans noktası çevresinde kazanç ve kayıpların asimetrisini veren, referans noktasınının oyuncuların yaptıkları seçimler üzerinde ne derece önemli etkisi olabileceğinin tanımıdır. Referans noktasında bir değişiklik, tercihlerde (tercih iptali) bir değişikliğe yol açabilir, değerler ve olasılıklar çıktılarla aynı bile olsa. Bu asimetriyi açıklamaya çalışan üç tür etkiden söz edilmektedir. Tversky ve Kahneman’a atfedilen Çerçeve Etkisi (Framing Effect), Machina tarafından özetlenen Tepki Modu Etkisi (Response Mode Effect)  ve Slovic ve Lichtenstein tarafından rapor edilen Genelleştirme Etkisi (Commonality). Bu üç etki ekonomik teorinin önermelerinden değil psikolojik teorilerin gözlemlerinden esinlenerek ortaya konmuştur. Fayda teorisinde ortak ölçekte fayda ölçümlerini simgeleyecek eşik noktaları oluşturmanın güçlüğünü sergileyen bu etkiler, rasyonel seçimler teorisini savunanlarca beklenen fayda teorisinde karşılaşılan boşlukları açıklamaya yöneliktir.

Esasen insan, tercihlerinde rasyonel ise, yapılan tercih seçeneklerin sunuluş şeklinden bağımsız olmalıdır. Örneğin, yarısına kadar su dolu bir bardak iki şekilde nitelenebilir, yarısı dolu ve yarısı boş. Ve bu iki durum da aynı şeyi ifade eder. Bu Tercihlerin Değişmezlik Hükmü (invariance property of preferences) ve aynı zamanda Tutarlılık (consistency) İlkesi olarak da adlandırılır. Tutarsızlığın ihlali gibi, değişmezlik hükmünün ihlali sunulan seçeneklerin sunuldukları çerçeveden bağımsız olarak seçilmediğini göstermektedir.

Referans noktasının belirlenmesi “çerçeveleme” olarak bilinir ve çerçevedeki bir değişim nedeniyle tercih ve seçimlerde bir değişim olması “çerçeveleme etkisi” olarak bilinir. Çerçeveleme etkisi, alternatifler arasında tercih yapılırken bütüne ait bazı parçaların algılanmamasının verilen karar üzerine yarattığı etkilerdir. Bu nedenle, insanların aynı duruma ait değişik konumlardaki değerlendirmeleri, algısal farklılıklara dayalı olan farklı tepkileri içerebilir.

Çerçeveleme etkisinin çarpıcı bir örneği;

Durum : Akciğer kanseri tanısıyla hastanede bulunan deneklere aşağıdaki istatistiksel bilgi verildikten sonra tercih ettikleri tedavi yöntemini bildirmeleri istenmiştir.

A Grubu:

AMELİYAT: Ameliyat olan 100 hastadan 90 hasta ameliyat sonrası yaşamıştır. Yaşayan hastalardan yüzde 68’i bir yıl hayatta kalmıştır. Yüzde 38’i ise beş yıl sonunda hala hayattadır.

RADYOTERAPİ: Radyoterapi alan 100 kişi tedavilerinin sürdüğü sürece hayatta kalmışlardır. Bunlardan yüzde 77’si, bir yılın sonunda hala hayattadır, yüzde 22’si ise, beş yılın sonunda hala hayattadır.

B Grubu:

AMELİYAT: Ameliyat olan 100 hastadan 10’u ameliyat sırasında veya ameliyat arkası ölmüştür. 32 kişi birinci yılın sonunda, 62 kişi ise beşinci yılın sonunda ölmüştür.

RAYOTERAPİ: Radyoterapi alan yüz hastadan hiçbiri tedavi süresince ölmemiştir. 23 kişi birinci yılın sonunda, 78 kişi ise beşinci yılın sonunda ölmüştür.

Dikkat edilecek olur ise, aynı problem birbirinden farklı iki çerçeve içinde sunulmuştur.

A Grubu için çizilen çerçeve hayatta kalma(survival) halidir. B Grubunda ise, çizilen çerçeve ölüm(mortality) halidir. Bu seçeneklerden ilk çerçevede radyoterapiyi seçenlerin oranı % 18 iken (N=247), ikinci çerçevede bu oran % 44’e yükselmiştir (N=336). Oysa her iki sunuşta hayatta kalma olasılıkları aynıdır.

Araştırmaya verilen yanıtlar, denek kişilerin yaptıkları tercihlerin çizilen çerçevenin olumlu veyam olumsuz olmasına göre değiştiğini, ancak, tanımlanan olasılıklardan bağımsız olarak şekillendiğini ve insanların kayıpları minimize etme yolunda karar verdiklerini göstermektedir. Tversky ve Kahneman, çerçeve etkisinin, klinik hastalar ile karşılaştırıldığında, tecrübeli doktorlarda veya ileri istatistik bilgisine sahip işletme öğrencilerinde daha az olmadığının görüldüğünü rapor etmektedirler.

Çerçeveleme etüdlerinin yapıldığı çoğu labarotuardaki gibi, deney yapan kişi referans noktasını kendini görece güvende hissettiği bir noktaya doğru manipüle edecek böylece çerçeve değişmemiş olacaktır. Sonuç olarak, davranıştaki herhangi bir değişmenin çerçeveleme etkileri izlenebilir. Benzer şekilde, gerçek dünyada pratik durumlar için referans noktasının duruma göre belirlendiğinin birçok örneği olabilir.

  1. Beklenti Teorisi

Statükoyu iyi tanımlayan statik durumlarda, aktörler genellikle hamlelerini mevcut durum etrafında  tanımlarlar. Traversky ve Kahneman “Referans durum genellikle karar vericinin mevcut konumuna karşılık gelir.” derler. Tabi bu iddiadır, ancak, durumun her zaman olmadığını ve kabul ediyorlar; beklentileri, tutku seviyeleri, sosyal normlar ve sosyal karşılaştırmalar mevcut durumdan oldukça farklı referans noktasında çerçeveleme yapmayı etkileyebileceğini belirtiyorlar.

Beklenti teorisinin bazı uygulamaları bu önemli vasfı görmezden geliyor ve mevcut durumun her zaman bir referans noktası olarak hizmet ettiğini varsayıyor. Bu doğru olsaydı, beklenti teorisi ayırtedici özelliğini büyük ölçüde yitirecekti, beklenti teorisine beklenen fayda teorisine nazaran  katma değerde bulunan değerler referans bağımsızlığı ve çerçeveleme etkisidir.  Çerçeveleme bir değişken, ve beklenti teorisinin en önemli hipotezleri referans noktasının çerçevelenmesindeki değişim fonksiyonunun çıktılarının değişimlerini içerir. Aktörlerinin referans noktalarını mevcut durumun etrafında çerçevelendirdiği konuları test etmekteki eğilim, beklenti teorisinin uluslararası ilişkilerde çoğu uygulama alanına bir sınırlamadır.

Mevcut durum dışında bir referans noktasının etrafında çerçeveleme yapmak, sabit bir mevcudun olmadığı dinamik durumlarda –ki çoğu olay zaten sürdürülen rekabetler içerir- bariz bir merkez nokta olarak hizmet etmesi için özellikle olasıdır, Örneğin, tekil ve anlık seçimler yerine ardışık bir seçenek dizisi içeren bir durumda, örneğin, bir aktörün referans noktasını seçim serilerinin başında kendi varlık pozisyonuna göre tanımlayıp tanımlamayacağı ya da belirli bir dizi aksiyondan sonra oluşacak varlık poziyonuna göre tanımlayıp tanımlamayacığını ya da eğer her kararın çıktısının kar-zarar içerip içermediğinden etkilenip etkilenmediği gibi.

İnsanların kazançlara kayıplardan daha çabuk alıştığını gösteren yeterli ölçüde deneysel kanıt bulunmaktadır. İnsanlar kazançlardan sonra eski konumlarına, referans noktalarına, çok hızlı bir şekilde geri dönebilirler; ancak kayıplardan sonra bu gerçekleşmez. Bu bir miktar kazançtan sonra, bireylerin bu kazançların etrafını çerçeveleyeceğini (yeni denge), bir sonraki gerilemeyi kardan zarar etme gibi görmek yerine yerine zararla-kayıpla ilişkilendireceklerini, bu kaybı abartacaklarını ve kaybetmeye devam ederken de  risk arayan bir davranışı bütün kazançlarına karşı devam ettireceklerini tahmin ettirir.

Yani, bir miktar kayıptan sonra, bireyler yeni duruma adapte olmak yerine eski referans noktalarını çerçevelendirmeye devam eder. Durumlarını orijinal referans noktalarının gerisine getirecek olan her şansı kayıp olarak algılarlar ve risk-arayan davranışlarla bu kayıpları yok edip referans noktalarına dönmek için uğraşırlar.

Beklenti teorisi, herhangi bir beklentinin veya ödülün iki aşamada karara dönüştüğünü varsayar.

“Düzenleme aşaması”(editing): aktör referans noktasını, mevcut seçenekleri, olası sonuçları ve her bir sonucun değerini ve olasılığını teşhis eder, psikolojik olgulardan arıtır.

“Değerlendirme aşaması”(evaluation): kodlama (coding), birleştirme (combination), ayrıştırma (segregation) ve iptal (cancellation) aşamalarından oluşur.

Kodlama, seçim yapıldıktan sonra meydana gelecek hallerin sıralanmasıdır.

Birleştirme, karmaşık durumlarda karar vericiyi şaşırtacak unsurların seçeneklerin biri içinde içerilerek birleştirilmesidir.

Ayrıştırma, risk taşımayan seçeneğin, riskli seçenekten çıkarılmasıdır.

İptal; seçenekler arasında ortak olan getiri ve olasılıklar her seçenekten çıkarılarak seçenekler basit hale getirilir.

Karar verici düzenlenen seçenekler arasından en yüksek değerde olanı yani en fazla beklenti içereni seçecektir, böylelikle maksimizasyon ilkesi korumuş olur.

Bu nedenledir ki insanlar, olasılıklar çok küçük olmadığı sürece,  olası bir sonucun faydasına onun oluşma olasılığından daha büyük bir ağırlık verirler, olasılıklar çok düşük olduğunda , insanlar tahmin edilemez davranış sergilerler. Örneğin, bazıları çok seyrek görülebilen felaketlere karşı sigorta satın alırlar, bazıları bunu yapmazlar.

  1. Beklenti Teorisinin Dış Politika Davranışları Üzerindeki Etkileri

Beklenti teorisini uluslararası ilişkilerle güvenilir bir çerçeve olarak kullanmadan önce bazı önemli kavramsal ve metodolojik problemlerin üstesinden gelinmelidir. Beklenti teorisinin bireysel seçimlerin teorisi olması ancak buna rağmen, uluslarası ilişkilerin devletlerin (ve diğer aktörlerin) stratejik ilişkilerini içermesi analitik bir problem ortaya çıkarır. Birey-seviyesinde seçimlerin ve çerçevelerin nasıl toplanıp veya değişip devletlerin toplu seçim ve çerçevelerini oluşturduğunu açıklayan bir teoreme ihtiyaç vardır. Aynı zamanda, iki aktörün seçimlerinin stratejik bir ortamda nasıl etkileşim kurduğunu açıklayan bir teoreme de ihtiyaç vardır,  bu Beklenti Teorisinin karar-teorik önerilerini oyun teorisi çerçevesini içeren halidir.

Beklenti teorisi ve ona baz oluşturan tanımlayıcı bulgular çerçeveleme etkisi, kayıptan kaçınma ve devletin dış politika davranışları üzerinde değişken risk uyumu konusunda zengin hipotezler oluşturmaktadır.

Eğer bir birey seçilen problemi varolan bir mevcut durum etrafında çerçevelerse, o durumdan uzaklaşmanın maliyetini kayıp olarak ve yararlarını kazanç olarak görecektir. Önceki bağlantıyı sonrakine göre daha çok önemseyecek ve sonuç olarak  mevcut duruma önyargı besleyecektir. Mevcut durum önyargısı, devletlerin mevcudu tehdit eden kayıplara karşı karşı korunmak için harcadıkları çabanın pozisyonlarını geliştirmeye karşı harcadıklarından daha fazla olmasında görülebilir. Devletler bazen ilk önce kazanmak için uğraşmayacakları bir bölgeyi korumak için savaşmaya hazırdırlar. Bu duruma Ross’un tartışmasında Sovyet liderlerinin kazançlarını korumada yeni kazançlar elde etmekten daha çok kararlı ve riskli davranışları örnek verilmiştir.

Bu gözlemler devletlerin uluslararası ilişkilerdeki mevcut durumlarını korumayı hedefleyerek güvenliği en üst düzeye çıkardıklarını savunan “savunma realizmi” ile uyumludur.  Bu bakış açısında “devletlerin sahip olduklarına göz diktiklerinden daha fazla değer vermesi” ve “rasyonel devletlerin göreceli kazançlar aramak yerine göreceli kayıpları önlemeye önem vermeleri” tartışılmaktadır.

İtibara ait ve yerel politik konuları da içeren diğer değişkenler de, uluslararası politikada mevcut durum seçimlerine yönelik eğilimi açıklayabilirler. Politik liderler ülkelerinin gerilemesine kendi itibarlarının ve inandırıcılıklarının gerilemesinden daha çok önem verebilirler, ve kaybedilen kalelerin maliyetlerine karşı olan üzüntüleri, diğer ülkelerin kendilerinin lehine birleşmesine karşı olan umutlarından daha fazladır. Ayrıca, yerel halk politik liderleri stratejik ve ekonomik kayıplarda cezalandırmaya, benzeri bir kazançta ödüllendirmekten daha yatkındır. MHP kaset skandalı gibi.

Nincic, ABD ordusunun ülke dışı aktivitelerinin başkanın yerel destek seviyesindeki etkilerini inceleyen çalışması, halkın politik liderlere olan destediğinde asimetriye bir kanıt sağlar. Nincic başkanın Amerika askeri güçlerinin ülke dışında aktif kullanımını gerekçelendirmesine odaklanır ve bunu varolan etkileri “korumacı” ya da  Amerika etkilerini geliştirme yönünde “destekleyici” olarak kategorize eder. Nincic, Amerikan askeri müdahelesini inceler ve başkanın gerekçelerini halk demeçlerinin içerik analizleri yoluyla ölçer. Askeri müdahelenin “korumacı” olarak çerçevelendiğinde “destekleyici” olarak çerçevelenmesine göre başkanlık popüleritesinin daha arttığını bulur.

Nincic, aynı zamanda kongrenin askeri müdaheleye desteğinin korumacı ya da destekleyici başkanlık çerçevelerine bağlı değişimini de incelemiştir. Başkanın korumacı müdahele çerçevelemesiyle çözümü güvence altına almasının destekleyiciye göre 5 kat daha fazla olduğu görülmüştür. Nincic, çalışmalarını “Amerika halkı ve kongresi başkanı içinde bulunulan durumu korumaya yönelik dış politika aktivitelerinde ödüllendirmeye yeni kazançlar elde etmeye ya da yeni sonuçlar doğurmaya yönelik aktivitelerden daha istekli olduklarını” söyleyerek sonlandırmıştır.

Eğer bütün devletler referans noktalarını mevcut durumları olarak tanımlarsa ve eğer mevcut durumları kabullenilebilir ve değişmezse, kayıptan kaçma ve mevcut durum önyargısı devletleri pozisyonlarını geliştirmeya çalışma konusunda çok daha dikkatli olmaya iter. Sonuç olarak, mevcut duruma beklenen-değer hesaplarına göre beklenen daha az meydan okuma gerçekleşir ve mevcut durum önyargısı uluslarası ilişkileri stabil hale gelmesini destekler.

Ancak problem şudur ki, politik liderler her zaman mevcut durum çevresini çerçevelemezler. Bazen beklentiler ve istekler çevresini çerçevelerler. Eğer aktörler referans noktalarını mevcut durum olarak tanımlarsa, mevcut durumda eylemsizliği-korumayı kayıp olarak göreceklerdir, ve bu kayıpları yok etme umuduyla riskli kumarlara doğru yönelirler, ancak daha büyük kayıpların oluşması riskini de yaratırlar.

Bu mevcut durum önyargısı kavramının teknik olarak yanlış belirtiğini önerir. O gerçekte referans noktası önyargısıdır, referans noktasına doğru hareket etmeye tahmin edilen beklenen-değer hesaplarından daha fazla eğilim gösterilmesidir. Mevcut durum önyargısı sadece aktörler mevcut durumu referans noktaları olarak tanımladığında oluşur. Varsayılan mevcut durum önyargısı genellikle mevcuduu destekleyen bir şekilde denge sağlayıcı olduğu halde, referans noktası önyargısı aktör referans noktasını mevcut durumun üzerinde çerçevelediğinde dengeden ayırıcıdır.

Aktörün bölgesel, itibari ya da yerel politik bir kayıptan sonra acı çektiği bir durum düşünün. Politik lideler, bir kayıp nedeniyle acı çektikten sonra referans noktalarına renormalize etmek yerine bu kayıpları yok etmek ve referans noktalarına dönmek için daha büyük bir kayıptan acı çekme riskini göze alırlar.  Buna örnek 1982 Falklands/Malvinas krizidir. Arjantin askeri liderleri, ciddi bir yerel ekonomik ve politik problemlerle karşılaşmışlar ve İngiltere’nin Malvinas’ı işgalinin devam etmesiyle tanımlanan mevcut durumla, İngilizlerle anlaşmak yerine potensiyel olarak riskli bir güç kullanarak Malvinas’ı alma stratejisi benimsemişlerdir. Arjantinli liderlerin referans noktalarını,  Arjantinin adaları kaybetmesinin sembolik 150. Yıldönümünde, 1982 yılının sonunda, juntanın adaları kurtarmasının son tarihi olması nedeniyle, Malvinas üzerinde Arjantin kontrolünün ek bir inandırıcılık kazandıracağı tanımlamasıyla, Arjantinli liderler referans noktalarını istek seviyesinde çerçevelemişlerdir.

Başka bir örnek de Amerikanın 1962 yılında Küba füze krizindeki karar verme sürecidir. Başkan Kennedy, referans noktasını Küba’da sıfır Sovyet saldırı füzesi olacağını düşünerek çerçevelemiştir. Küba’da Sovyet füzelerinin bulunuşunu bu uzun soluklu beklenti seviyesinde kayıp olarak algılamıştır ve sorun füzeleri kaldırıp kaldırmamak değil de bunun nasıl yapılacağı halini almıştır. Kennedy Sovyet güçlerini füzeleri kaldırmaya zorlamanın riskli olacağını fark etmiş ancak yine de eylemsizlikten doğacak bazı kayıpları engellemek için risk almıştır. Kennedy’nin açık bir şekilde en iyisinin ne kar ne de zarar etmek olduğuna ve bir krizin başarılı sonucunun çok fazla kazanç sağlamayacağı ancak önceki mevcut durumunu geri kuracak olacağına inanması bu yorumu destekler niteliktedir. JFK’nin ve danışmanlarının füzeleri kaldırmak için diğer alternatif seçeneklere karşı daha az riskli olduğunu düşündükleri deniz kuşatma stratejisinin alternatif stratejilerdense tercih etmişlerdir.

Kayıpları kurtarmak için benimsenen riski kabul eden davranış batık maliyet olgusuyla da ilgilidir. Kayıptan kaçma ve kayıplardan sonra renormalize etmeyi başaramama, standart mikroekonomi teorisinin normal reçetelerinin aksine aktörlerin genellikle batık maliyeti hesaplarına katmalarını açıklar niteliktedir. Batık maliyet hareket eksikliğinde oluşan bazı kayıplar olarak algılanır ve kayıpları yok etmek için yapılan batık maliyetleri kurtarma çalışmaları genellikle tırmanan çatışmalar içindeki tuzaklara katkıda bulunur.

Örneğin, bir savaşta hayatlar kaybedildiğinde karar vericiler üzerinde psikolojik ve yerel politik baskılar askerlerin acı içinde ölmediğini kanıtlama yönündedir. (kayıptan kaçma), şehadete sığınılır. Amerika’nın Vietnam müdahelesinde, Sovyet’in Afganistan müdahalesinde ve Japonya’nın Pearl Harbor’a yol açan genişleme politasında ve diğer birçok davada görüldüğü gibi, bu devletlerin başarısız olan politikalarında devam etmelerini açıklar niteliktedir. Bu olgunun yaygın ve önemli olduğu göz önüne alındığında, uluslararası ilişkiler teorisyenlerinin tırmanmayı değil de maliyetli çatışmaları; çerçeveleme, kayıptan kaçma, batı maliyet ve tuzak kavramlarıyla açıklamaları şaşırtıcıdır.

Politik liderlerin seçimlerini kayıp olarak çerçeveledikleri bir başka durum da devletlerinin göreceli olarak gücünde düşme yaşandığını fark ettiklerinde oluşur. Büyük olasılıkla, referans noktalarını o anki durumlarına göre çerçeveleyeceklerdir, eylemsizliği bazı kayıplara yol açacak gibi görürler ve alternatif seçenekleri önleyici savaş olarak görürler. Bu seçenek yükselen düşmanları henüz olanak varken bloke ederek bazı kayıpları önleme olasılığını sunar, ancak maliyetli ve belirli bir olasıkla başarısız bir askeri müdahale riskini de oluşturur.

Önleyici savaşa ait kararlar çok karmaşıktır ve bir yerine iki riskli karar içerir (eylemsizlik de risklidir), şimdiki risklerle gelecekteki risklerin karşılaştırılması, ve zamanla değer kaybetmedir. Ancak, ilk tahmine göre, beklenti teorisinin basit uygulaması eylemsizliğin ve önleyici savaşın beklenen değerlerinin karşılaştırılabilir nitelikte olduğunu ve liderlerin devam eden düşüsün kaçınılmaz ürünü olan kayıpları önleme umuduyla önleyici savaş için dövüşmeye eğimli olduğunu gösterir.

Önleyici savaş analizlerinde bir diğer komplikasyon ve beklenti teorisinin deneysel uygulamasındaki daha genel problem de başarılı bir savaşın kayıpları önlemenin ötesine geçerek pozitif kazanç sağlama olasılığıdır. Referans noktalarına göre pozitif veya negatif sonuçar doğurabilecek riskli kumarlar ve belirli bir sonucu olacak seçeneklerle karşılaşan aktörler sadece kazanç ya da sadece kayıp durumu yerine “karışık” durum içidedirler. Karışık çerçevelerdeki davranış üzerindeki laboratuvar testleri standart beklenti teorisinin hala geçerli olduğunu ancak daha güçsüz olduğunu gösterir.

Ancak deneysel çalışmalar, karışık çerçevelerin farklı seçeneklerin beklenen değerlerinin sıkı bir şekilde kontrol edilecek şekilde yapılandığını gösterir, ve bu uluslararası ilişkilerin empirik çalışmalarında daha da zordur. Bu şekilde bir kontrolün eksiliğinde beklenti teorisinin karışık çerçevelere uygulanmasının bir tehlikesi de pozitif sonuçtan elde edilecek kazancın beklenen değerinin riskli girişimlerde hiçbir şey yapmamaya göre daha fazla olmasıdır. Sonuç olarak, belirli bir kayba karşılık riskli kumar girişimi seçimi, kayıptan kaçma, kesinlik etkisi ve risk kabulü gibi kavramlarla oluşturulmuş beklenti teorisi hipotezi yerine, beklenen değer hesaplarının etkisiyle oluşur.

McDermott’un Carter yönetiminin İran esirlerinin kurtarıması görevindeki kararlarını nasıl çerçevelediği örnek verilebilir. McDermott, Carter’ın eylemsizliğin Amerika’nın uluslararası pozisyonunun ve Carter’ın yerel desteğinin bozulmasına yol açacağına inandığını belirtmiştir, ancak, riskli bir kurtarma görevi bu kayıpları ortadan kaldırma umudunu verdiği gibi daha büyük kayıplara yol açma riski de taşımaktadır. McDermott, Carter’ın daha büyük kayıp riskine rağmen kurtarma görevi seçiminin beklenti teorisinin kayıp durumunda risk kabulü kavramına uygun olduğunu söylemektedir. Aynı zamanda, Vance, Brzezinski ve Carter’ın gelecek beklentilerindeki farklılıkların olayı farklı çerçeveleyerek farklı politik tercihlere ulaşmalarına yol açtığını gösterir.

McDermot, Carter’ın başarılı kurtarma operasyonunun kayıpları kurtarmaktan öteye geçerek yerel politik kazançlar sağlayacağına inanmaktadır. Bu da başarıdan doğacak olan olası kazancın, başarısızlık riski ve özellikle de hiçbir eylemde bulunmamanın maliyetine karşı daha ağır bastığı olasığını getirir; böylece, Carter’ın kararı basit bir beklenen-değer hesabıyla açıklanmış olur. McDermott beklenti teorisi açıklamasındaki bu potansiyel zorlukları fark eder ve bunu operasyonun başarıyla sonuçlanmasının olasılığının çok düşük olmasıyla efektif bir şekilde açıklar. Charles Beckwith, General Jones’un başarılı olma olasığını ve mevcut riskler hakkındaki sorusuna “başarılı olma ihitmali sıfır ve riskler çok yüksek” olarak yanıtlamıştır.

  1. Beklenti Teorisinin Stratejik Etkileşim ve Pazarlık için Stratejik Etkileri

Daha önce bahsedilen çerçeveleme, kayıptan kaçma ve risk uyumuna bağlı hipotezler politik liderlerin ulusal seviyedeki dış ilişki seçimlerine odaklanmıştı, fakat bunların ikili-seviye stratejik etkileşim için de önemli anlamları vardır. Bazı durumlarda iki rakibin de kendisini kaybeden tarafta gördüğü ve iki tarafın da beklenen-değer hesapları standadında tahmin edilenden daha fazla risk-arayan davranışta bulunduğu görülebilir.

A devletinin, topraklara el koyma yoluyla, B devletinin üzerinde maddi kazanç sağladığı bir durum düşünün. Donanım etkisi A devletinin referans noktasına renormalize edeceğini ve kazançlarına B devletinin kayıplarına alışacağından daha çabuk alışacağını önerir. Sonuç olarak, B devleti kayıplardan kurtulmak ve eski statükosunu yeniden kurmaya çalışacak, A devleti de yeni statükosunu B devletinin saldırıları karşısında korumaya çalışacaktır. Her iki devlet de kayıp durumunda olacak ve kendi mevcutlarını korumak için daha büyük riskler almayı kabul eder halde olacaklardır. Bunun bir anlamı da “oldu bittilerin” (fait accompli) standart caydırma ve zorlama diplomasisi teorilerine göre daha az başarı getirdiğidir, çünkü iki devlet de hedef tarafından kayıplarını gidermek için risk-arayan davranış sergilerler ve kazançlarını korumak için risk-arayan davranış sergilerler.

1991 yılı Iran Körfez Savaşı buna bir örnektir. Başkan Bush’un referans noktasını önceki durumuna göre kurduğu, Irak’ın Kuveyt işgalini bir kayıp olarak gördüğü ve önceki mevcut durumu yeniden kurmak için askeri müdahale gerektiğini düşündüğü açıktır. Aynı zamanda, bozulan Irak ekonomisi ve bunun Saddam Hüseyin’in süregelen gücü üzerinde yarattığı tehditler Saddam’ın Kuveyt işgal kararını almasında etkili olmuşlardır. Saddam’ın referans noktasını nasıl çerçevelendirdiği hakkında daha fazla araştırmaya gerek olsa da, Kuveyt işgalinden sonra Saddam’ın referans noktasını yeni kazançlar,  kendi ülkesinde ve Arap dünyasındaki yeni mevcut durumla kazandığı itibarı etrafında renormalize ettiği ve Amerika ile durumunda risk-arayan bir strateji benimsediği düşünülebilir.

Rakiplerin seçimlerini kayıp durumunda algıladıkları bir başka durum da farklı nedenlerle de olsa (askeri gücün farklı birimlerinin farklı değerlendirilmesi, farklı zaman dilimleri ya da analitik çerçeveler) iki tarafında göreceli bir düşüş yaşadığı durumlardır. Ortaklaşa düşüş anlayışı, kaynağı ne olursa olsun, önleyici savaşa eğim yaratabilir. Buna bir örnek Japon-Amerikan sorunlarının Pasifik Savaşı’na yol açması olabilir. 1914 yenilgisinden sonra, Japon karar alma birimleri, mevcut durumun(ABD egemenliği) bozulabileceğine inanmaktaydılar. Amerika karşısında uzun bir savaş sonucunda kazanma olasılıklarının çok düşük olduğuna inandıkları halde, başlangıçta sahip olduklarını düşündükleri 70-80% başarı olasılığı sayesinde durumlarını daha iyi bir konuma getirme konusunda pazarlık ihtimallerinin artacağına ve bu sorunların onlar bekledikçe azalacağına inanmaktaydılar. Ancak, savaşa karşılık tek alternatifleri, uluslarası sistemde Amerika egemenliği altında olmaktır ve Japon liderleri muhtemelen referans noktalarını Batılı güçlerden uzak ve Japonya’nın liderlik ettiği bir Asya düşüncesi etrafında çerçeveledikleri için, bu Japonlar için tolere edilemez bir seçenektir.

Japon liderlerin kendilerini kayıp durumunda gördükleri açıktır ve hala olanakları varken bölgesel hegemonyalarını sağlamlaştırmak için riskli bir önleyici savaşa girme riskini göze alırlar. Bu sırada, Amerika da Japonya’nın Çin üzerine genişlemesini hiçbir zaman kabul etmez;  Japonya’nın artan ve yayılan bölgesel güncün kendi global pozisyonlarını zayıflatacağı düşüncesiyle Asya’nın önceki statükosuna dönme konusunda israr eder ve Japonya üzerinde zorlayıcı ekonomik yaptırımlar uygular ancak bu Japonya’nın o andaki statükoyla daha da mutsuz olmasına yol açar.

Bu örnekler mecbur bırakma ya da caydırma hatalarını içermektedir ve beklenti teorileri zorlayıcı tehditler ve pazarlıklarda önemli anlamı vardır. Çerçeveleme ve kayıptan kaçma Schelling’in caydırmanın zorlamadan daha kolay olduğu yönündeki teorisine bir açıklama getirir. Caydırma aktörlerin henüz yapmamış oldukları bir eylemden vazgeçirmeyi gerektirir ve genelikle rakiplerin olası kazancını inkar etmeyi içerir. Mecbur bırakma diğerlerini henüz yapmadıkları bir şeyi yapmaya ikna etmeyi ya da yaptıkları bir şeyi yapmayı kesmelerini ya da yaptıkları bir şeyi geri almayı içerir ve genellikle kaybın geri yüklenmesini içerir. Kayıpların psikolojik maliyeti kazançlardan çok daha fazladır ve bu durumda mecbur bırakma caydırmaktan daha zordur.

Ancak caydırmadaki hedeflerin referans noktalarını her zaman mevcut durumlarının etrafında çerçevelediklerini düşünmek ve caydırmanın her zaman rakiplerin kazançlarını inkar etme olduğunu düşünmek yanlıştır. Bir devlet toprak kaybettiğinde, genellikle referans noktasını kolayca renormalize edemez ve genellikle başkalarının onların toprakları kurtarma çabalarından vazgeçirme çalışmalarını kazançların inkarı olarak değil de kayıplarının güçlendirilmesi olan görürler. 1871’de Almanların Alsace-Lorraine işgalinden sonra Fransızların tavrı buna bir örnektir.

Benzer bir şekilde, eğer bir devletin karar alma mekanizmaları güçlerinin yerel politik karşı çıkmalarca tehdit edildiğini düşünülürse,  ralli etkisi yaratmak ve böylece yerel desteklerini sağlamlaştırmak için kavgacı bir dış ilişkiye eğim gösterirler. Eğer karar alma mekanizmaları referans noktalarını önceki, daha fazla pozitif destek aldıkları durumlarının etrafında çerçevelerlerse, dış ilişkilerde askeri güç kullanımından caymak kazançların inkar edilmesinden daha çok devam eden bir güç kaybı olarak algılanır ve başarı olasılığı daha azdır.

Caydırma ve mecbur bırakma konusunda daha genel bir önerge de zorlama bazlı girişimlerin, hedef kendisini kazanç durumunda görüyorsa ve durumunu ilerletmek için daha çok çaba harcamayı düşünüyorsa  başarılı olma ihtimalinin daha yüksek olduğudur. Ancak, hedef kendisini kayıp durumunda görüyorsa ve durumunu gerilemekten nasıl kurtaracağını ya da kayıplardan nasıl kurtulacağını düşünüyorsa, zorlamanın başarılı olma ihtimali daha azdır.

Çerçeveleme ve kayıptan kaçmanın anında caydırmanın standart uygulamaları konusunda önemli bir anlamı vardır. Araştırmacıların, meydan okuyucunun daha önceki tehditlerini içeren davaları seçmeleri gelenekseldir. Eğer hedef veya onun korumacısı meydan okuyucunun ilk tehditine kendi caydırıcı tehditiyle karşılık verirse, meydan okuyan taraf caydırıcı tehdite karşı okuyup kendi tehditini uygulamaya mı yoksa tehditi geri çekeceğine mi karar vermesi gerekir.

Meydan okuyucu ilk tehditin itibari sonuçlarının ve bu tehditi gerçekleştirmenin- sonradan geri çekmenin yerel politik maliyeterinin olduğunu görür; ve meydan okuyucunun referans noktasını nasıl çerçevelediği maliyetleri nasıl değerlendireceğini etkiler. Eğer aktör referans noktasını önceki statükosu olarak tanımlarsa, tehditin uygulanmasındaki başarısızlığı sonucunda eski statükosuna geri döneceğini görür ve kaçınılmaz kazanç içerir. Öte yandan, eğer meydan okuyucu durumunu yeni istekleri ile oluşturulmuş yeni durumuna göre çerçevelerse, tehditten geri çekilmeyi yeni statükodan uzaklaşma olarak görür ve bu kayıp içerir. İkinci çerçeve büyük ihtimalle risk-arayan davranışı tetikler ve çatışmayı tırmandırır. Ancak,meydan okuyucu muhtemelen, karşı tehdit karşısında tehditi geri çekmenin potansiyel maaliyetlerini tahmin eder ve yüksek oranda kararlıysa ilk tehditi yapar.

Şimdi ikili grupları pazarlığındaki stratejik etkileşimlere odaklanalım. İkili pazarlıklara karşı karşılaştırılabilir bir eğilim vardır. Pazarlık diğerlerine bedel ödemek yerine bazı konularda özveride bulunmayı içerir. Kayıptan kaçma ve donanım etkisi, aktörlerin vazgeçilen ödünleri kayıp ve diğerlerinden aldıkları bedelleri de kazanç olarak algılamaya eğimlidirler ve sonuç olarak verdiklerine elde ettiklerinden daha çok değer verirler. Bu, iki tarafında anlaşamama ya da çıkmaza sürüklenmeleri riskine yol açar ve fayda-bazlı pazarlık teorisinin tahmin edeceğinden daha düşük bir anlaşma ihtimali oluşturur.

Bu genellikle pazarlıkta özveriden kaçma olarak tanımlanır. Özveriden kaçma pazarlıkta özverinin ve edinimlerin iki aktör tarafından da eşit kabul edildiği zamanlarda bile mevcuttur. Yani, bir malın sahibinin dışında her şeyin aynı olduğu durumlarda, bütün aktörler yine de bu mal üzerinde pazarlık etmek yerine özveriden kaçınırlar.

Bu konu hakkındaki üstü kapalı hipotez de konu kazançların değil de kayıpların dağıtımı olduğunda insanların farklı davrandıklarıdır, bu nedenle de pazarlık yapanların problemi kayıpların ve kazançların etrafında nasıl çerçeveledikleri kritik bir değişkendir. İki tarafın da bir başlangıç değeri biçtiği ve orta yolda anlaşmalarının istendiği ya da herhangi bir çözümü kabul edecekleri bir pazarlık düşünün. Eğer bunu seçerlerse, aktörler kesin olarak anlaşmaya ulaşabilirler ve eğer tahkim riskli bir alternatifse,  o daha iyi ya da kötü bir sonuca neden olabilir. Tahkim maliyetleri (ertelemeler, tahkim masrafları, sonuç üzerinde kontrol kaybı vb. ) nedeniyle tahkim edilen sonucun beklenen değerinin anlaşmalı alternatiften daha düşük olduğu varsayılmaktadır.

Çerçeveleme ve kayıptan kaçma üzerindeki hipotezler anlaşmalı durumun kabulün iki tarafın uzlaşma anlaşmasını rakibin ilk teklifine göre kazanç ya da kayıp olarak çerçevelemelerine bağlıdır. Eğer uzlaşmayı ilk tekliften geri çekilme olarak algılarlarsa, bu uzlaşmayı kayıp olarak tanımlayacaklar ve kayıpları ortadan kaldırma adına tahkim üzerine riskli bir kumarı kabül etmeye daha eğimli olacaklardır.  Eğer uzlaşmayı rakibin ilk teklifine göre kazanç olarak çerçevelerlerse, bu durumu kabüllenmeye daha eğimli olacaklar ve riskli bir kumar yerine kazanç tarafında kalmak isteyeceklerdir.

Çerçevelemenin pazarlık üzerinde etkisi üzerine bireysel seçimler üzerine olan etkisinden daha az deneysel çalışma vardır, Bazı bulgular çerçeveleme hipotezine bazı destek sağlarlar. Neale ve Bazerman katılımcıların yönetim uzlaşmacıları rolleri üstlendiği bir deney üzerine çalışmışlardır. Bir gruba negatif çerçeve verilmiş (“Bundan sonraki uzlaşmalar önemli bir finansal kayba yol açacaktır”), ve diğer gruba da pozitif çerçeve verilmiştir (“bundan sonraki ortak uzlaşmalar kazanç getirecektir”), fakat her grubun seçim problemleri matematiksel olarak eşittir.

Neale ve Bazerman, tahmin edildiği gibi, negatif çerçevedeki bireylerin (pozitiftekilere göre) uzlaşmalı bir anlaşmaya ulaşma istekleri daha azdır ve riskli bir kumar olan tahkimi kabul etmeye daha yatkındırlar ve alt sonuçlarla sonuçlanmaya yatkındırlar. Ayrıca, öznelerin riskli tahkimi kabul etmelerinin, tahkimden elde edilecek istenilen sonucu koruma kapasitelerindeki özgüvenlerine de bağlıdır.

Bu bulgular, uluslararası çatışmalarda, devletlerin bir diğerinin uzlaşmaya anlaşacağına inandıkları durumda uzlaşmaya yönelecekleri ya da savaşmayı seçecekleri kriz durumlarında-bir ihtimalle uzlaşılan durumdan daha iyi bir sonuç , bir ihtimalle de daha kötü bir sonuç getirecektir,  önemli etkilere sahiptir. Ek olarak da, istenilen tahkim sonuçlarını koruma konusundaki aşırı-özgüven; politik liderlerin zorlayıcı tehditlerinin rakiplerinde uyumluluk yaratabilecekleri ihtimalini ya da krizin tırmanması sonucunda savaşta rakiplerini yenebilecekleri ihtimalini abartmalarıyla paraleldir.

Bu pazarlık davranışı çalışmaları uluslararası ilişkilerde dayanışma oluşma koşullarının incelenmesinde de önemlidir. Dayanışmayla ilgili çoğu deneysel çalışma uluslararası politik ekonomiye odaklıdır ve soruyu ekonomik bağlılığa yönelik kazançları dağıtma amaçlı dayanışma olarak tanımlar. Çerçeveleme hipotezi uluslararası dayanışmanın sağlanmadığı, konu kazançların değil de kayıpların paylaşımı olduğunda daha zor olduğunu söyler.

Gerçek kayıplar ve kaçınılmaz kazançlar arasındaki, cepten çıkan maliyetler ve fırsat maliyetleri arasındaki psikolojik asimetri; manevi sorumluluk ve adaletle ilgili olan sosyal normların kararlaştırılmasında önemli bir etkiye sahiptir. Uluslararası normlara ait literatür son beş yılda önemli ölçüde gelişmiş olsa da, adalet normları üzerindeki etkisi, bunların uluslararası krizlerin orijinini ve tırmanmasını nasıl etkilediği ve de uluslar arası diğer davranışlarla ilgili çok az çalışma vardır. Ancak, başka alanlardan elde edilen bulgular, uluslararası ilişkiler konusunda bazı ilginç hipotezler önerir.

İnsanlar eylemden doğan hataları, ihmal ve eylemsizlikten doğan hatalara göre daha çok suçlamaya eğimlidirler. Suç kararnamesi genellikle suçu önlemede başarısızlıktan daha sert bir şekilde yargılanr. Tazminat hukukundaki yargıçlar “kayıpları harcamalar ve kazanç elde etmedeki başarısızlıklar” arasında ayırır. Sözleşme hukukunda, beklenmedik bir kazanç elde etmek için sözleşmeyi ihlal eden taraf, kaybı önlemek için eyleme geçene göre, sözleşmedeki orijinal maddelere maruz bırakılmaya daha yatkındır. Benzer şekilde, başkalarını incitmeyi önleyici sosyal normlar başkalarına yardım etmeye yönelik olanlardan daha zorlayıcıdır ve insanların başkalarını kazanç değil de kayıp çerçevesinde gördüklerinde dayanışmaya daha yatkın oldukları konusunda kanıtlar vardır.

Adalet veya adaletsizlik yargısı uluslararası çatışmaları orijini ve tırmanması üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Aktörlerin referans noktalarını nasıl çerçeveledikleri ve statükolarının değişmesi halinde ne hızla renormalize ettikleri konusunda da etkileri vardır. Eğer aktörler bir bölgeyi uzun süreli manevi hak olarak görüyorlarsa, bu bölgenin kaybından sonra, referans noktalarını daha zor renormalize ederler- kazancından sonra ise daha çabuk. 1871 ve 1918’de Fransa ve Almanya’nın Alsace-Lorraine karşısındaki davranışlarını karşılaştırmak yararlı olacaktır. Fransa bu bölgeyi 1817’de kaybetikten sonra durumunu 1918’de geri aldığı zamandaki kadar hızlı renormalize edememiştir; öte yandan da, Almanya kazancına hiçbir zaman tam olaran bağlanamamış ve kaybına çabukça alışmıştır.

Deneysel bulgular, bazı koşullar altında, donanım etkisinin minimal olduğunu gösterir. Daha sonradan satılmak üzere alınan malların kullanılmak üzere alınanlara göre daha az donanım etkisi yaratması, en azından uluslararası pazarlık alanında, buna bir örnektir.

Bu “pazarlık unsurlarının” bir başka anlamı da diğer mallardan daha farklı yorumlanmalarıdır. Eğer özveri  pazarlık çiplerini içerirse, özellikle de içerilen madde veya kaynaklar bu amaçla yaratılmış ya da alınmışsa, özveriye verilen değerin asimetrisi ve alınan bedel daha azdır, bu da özveriden kaçmayı minimzie eder. Israil’in Sina yarımada bölgesini Mısır’dan Altı Gün Savaş’ından sonra alması ve Sina yarımadasının Mısır’a 1979’da barış anlaşması sonucunda geri dönmesi buna bir örnektir. İlk hedeflerinin bölgeyi almak isteyip istemedikleri belirgin olmasa da, Israilli liderlerin Sinai’yi pazarlık unsuru olarak gördükleri açıktır.

Donanım etkisinin bir diğer niteliği de ani düşeşlere olan tepkisidir. O günün ilerisinde olan kumarcılar bazen “ ev parasıyla oynamaya” başvururlar ve düşeşleri psikolojik donanımlarına asimile etmek ve referans noktalarını anında donanım etkisinin tahmin edeceği gibi renormalize etmek yerine,  çok düşünmeden kumara girerler. Thaler ve Johnsan bu durumu “ev parası etkisi” olarak belirtir. Bu etki potansiyel kayıp tehditi kişinin ilk olarak ortaya koyduğu para ya da donanıma düştükçe azalır.

Ev parası etkisinin uluslararası ilişkilerde herhangibir anlamı olup olmadığı kesin değildir, ancak Taliaferro, Amerika’nın 1950’de Kore’ye müdahale etme kararına bu durumu uygular. Bir olasılık, şanslarının yaver gitmesi karşısında ekstra önlem sağlanması durumunda, yerel politik desteklerinde ani artış olan politik liderlerin, yerel politik riski olan diplomatik (veya yerel) eylemleri gerçekleştirmeye daha eğimli olmalarıdır. Azalan fayda beklentisine karşın, artan getiri beklentisi yani daha az getiri için daha fazla risk alınması durumu da bu çerçevede örneklendirilebilir.

  1. Çerçelevemenin Stratejik Boyutları

Çerçevelemenin dışsal olduğu ve nedenselliğin tekyönlü olarak çerçeveden tercihlere ve seçimlere doğru ilerlediği varsayılır. Öte yandan, bazı koşullarda çerçevelemenin içsel olacağı olasılıklarına karşı hassas olunmalıdır. Birisinin belirli bir sonuç için yaptığı tercihler, problemi nasıl çerçevelediğini etkiler.

Bu özellikler bir grupta ya da etkileşimli karar verme kavramında önemlidir. Bireyler başkasının davranışlarını, onları problemi nasıl çerçevelediklerini yöneterek, etkileme amacıyla belirli bir çerçeve ya da referans noktası seçebilirler. Aktörün tanımlanmış dışsal referans noktası aslında stratejik bir davranıştır. Bu da gerçek çerçeve ile stratejik çerçevenin ayrılması konusunda zor bir metodolojik problem doğurur.

Örneğin, Levi ve Whyte’ın öngördğü gibi, Japon politikasında, Pearl Harbor saldırısına neden olan ihtiyatlar, Japonların “Co-prosperity Sphere” görüşüne (yani batılı güçlerden arındılmış ve Japon üstünlüğünün görüldüğü bir Asya) gönderimlerde bulunulmuş ve karar verme mekanizmalarının bu istek etrafındaki çerçeveleri gerçek çerçeve midir? Yoksa bazı aktörlerin diğerlerinin tercihlerini durumu kendi tanımları etrafında çerçeveleyerek yönetmek için  yaptıkları stratejik çabalar mıdır? Kennedy, Küba füze krizinde, sıfır-füze referans noktasını referans noktası olarak tanımlarken, gerçek çerçevesini mi belirtiyordu yoksa kendisine olan destekleri artırıcı yönde diğerlerinin referans noktasını değiştirecek şekilde stratejik davranış içinde miydi?

Bu probleme bir diğer yaklaşım da hem özel hem de aleni dokümanların, özel dökümanların gerçek tercihleri yansıtacağı ve ikisi arasındaki herhangi bir tutarsızlığın diğerlerinin çerçevelemelerini yönetme amaçlı stratejik eylemleri göstereceği varsayımıyla incelenmesidir. Bu, Levi ve Whyte’ın Japonya’da 1941’de Liason Konferansı ve Imparatorluk Konferansları’nın içeriklerini karşışlaştırarak incelemesine dayanaktır. Kararların alındığı Liason Konferansı’nda, bazı aykırıların, önerilerin imparatora sunulduğu İmparatorluk Konferansı’na göre, daha özgürce muhalif görüşlerini açıklayabildiklerini savunurlar. Bu yaklaşım, İmparatorluk Konferansı’nda otoriye saygının kontrolüne yardım eder, moderatörler “Co-prosperity Sphere”e daha fazla gönderimlerde bulunurlar, ancak Liason Konferans’ında gerçek ile stratejik çerçevelerin ayrılması problemi devam eder.

Nedenselliğin çerçeve ve tercih arasındaki yönünü tanımlamadaki problem bireysel davranış için daha da zordur çünkü referans noktasına gönderimde bulunan daha az yazılı kaynak vardır. Bireyin tercihlerinin ya da risk uyumunun, onu bir problemi istenilen sonucu, stratejiyi ve risk uyumunu destekleyen şekilde çerçevelemeye itebilir. Aktörler psikolojik ya da başka nedenlerle dikkatli bir politika izlemeyi seçebilirler; örneğin referans noktalarını, statükoları kabul edilebilir bir sonuç doğuracak şekilde referans noktalarını çerçeveleyebilirler ve bu sayede riskli bir kumarı engelleyerek psikolojik tercihlerini desteklerler. Ya da çatışmacı politikayı seçen aktörler de referans noktalarını yüksek istek seviyesi etrafında çerçevelerler; ve bu da statükoyu kayıp olarak kabul ettirirken risk-kabul eden seçimler doğurur.

Bu alternatif açıklamaları ayırt etmek ve çerçevenin mi yoksa tercihin mi önce geldiğini anlamak çok zor olabilir. Küba füze krizini düşünün. Başkanın danışmanı Sorensen der ki:

“Başkan çizgiyi çok net bir şekilde, Sovyet güçlerinin ne olmadıklarını ve ne olamayacaklarını düşünerek, çizmiştir… Eğer Sovyetler’in Küba’ya 40 füze koyduğunu bilirsek, bu hipotez altında çizgiyi 100’e çizebiliriz ve Küba’da 100’den fazla füzeyi kabul edemeyeceğimizi kesin olarak belirtiriz. Çizginin sıfıra çizilmesinin nedeni de Sovyetler’in zaten orada yayılmayacaklarını düşündüğümüzdendir.”

Bu gösterir ki: Sorensen’in düşüncesinde nedensellik Kennedy’nin Sovyet eylemlerine karşı yapacağı dikkatli tepki tercihlerinden, sıfır-füze referans noktasına doğrudur. Kennedy’nin Sovyet’e karşı Küba’da saldırgan füze kurmasına karşı uyarısını açık bir şekilde yapması, ülkesindeki politik eleştirileri askeri güç üstlenmeden nötrelize etme çabasıdır. Sorensen’un açıklaması,  herhangi bir yüzleşmeyi minimuma indirmek amacıyla, Kennedy Küba’da Sovyet füzesi olmasını bekleseydi çizgiyi bu rakamın daha üzerinde çizeceğini de içerir.

Ancak, bu bulguların, bir bireyin kendi referans noktalarını almayı göze alabilecekleri riskle tutarlı olarak uyarladıkları yansıttığı ya da bunun halkın referans noktasını çok fazla saldırgan politika içerecek bir şekilde yönettiklerini yansıttığı açık değildir.

Önceki tartışma bir aktörün ortaklaşa karar verme ortamında  diğerlerinin referans noktalarını nasıl çerçevelediklerini etkileyerek, politik tercihlerini etkileme çabaları üzerineydi. Benzeri bir “çerçeveleme oyunu” iki rakip arasındaki pazarlıkta da olur. Pazarlık durumunda, rakibimin göreceli maliyet; farklı politik seçimlerin yararlarını değerlendirmesini ve de rakibimin benim seçimlerim, çözümlerim ve beklentilerim hakkındaki düşüncelerini etkilemeye çalışmaya teşviğim vardır. Ancak, buna ek olarak, rakibimin kendi çerçevesi şeklinde kurulmuş çözümünü ve rakibimin benim problemi çerçeveleme şeklimi algıladığı şekli de etkileşimi vardır.

Temel hipotez, rakibi özverilerinin kaçınılmaz kazanç olacağına ve de benim özverilerimin kayıp getireceğine inandırmaktır. Bu, rakibin referans noktasını daha düşük beklentiye ya da istek seviyesine çekmesini sağlamak ve benim referans noktamın daha yüksek beklenti ve istek seviyesinde olduğuna inandırmaktır. Bu, rakibin özveride bulunmadaki psikolojik maliyetlerini azaltacak ve rakip tarafından algılandığınca, benim maliyetlerimi artıracaktır; sonuç olarak da, pazarlık benim yararıma olacaktır. Bu stratejik çerçevelerin olup olmadığı ve bunların etkisinin boyutlarının büyük olup olmadığı bilinmese de, bu araştırmacıların bulması gereken önemli bir sorudur.

Negatif sonuçları sunmak için farklı yöntemler de vardır ve farklı çerçeveler farklı değerde öznel değerlendirmeleri tetikler. Birçok insan sigorta ödemelerini, psikolojik maliyeti daha düşük olan koruma maliyeti olarak değil de, kayıp olarak görür. Bunlar Kahneman ve Tversky’yi karşılanmayan kayıp (ya da “ölü kayıp”) ve korunma maliyeti arasında ayrım yapmaya iter. Karşılanmayan kayıplar, riskli tercih davranışında abartılırlar. Bunun kuralcı etkileri vardır. Eğer insanlar psikolojik olarak negatif sonuçları kayıp olarak değil de maliyet olarak çerçevelerlerse (iş yapma maliyeti ya da sigorta maliyeti) , kayıpların psikolojik etkisini azaltabilirler.

Bunlar, uluslararası ilişkilerde potansiyel olarak önemlidir ancak geliştirilmemişlerdir. Negatif sonucun “iş yapma” maliyeti ya da gelecekteki düşmanca ve yarışmacı bir uluslararası ortamda oluşacak kayıplara karşı korunma mı yoksa kayıp olarak mı algılandığının,  politik karar verme mekanizmalarının psikolojisi üzerindeki etkisi ya da halk görüşünde değişiklik yaratıp yaratamayacağı hakkında tahminde bulunmak ilgi çekicidir.

  1. Libya Vakası ve Sonuç

Kahneman ve Tversky, bireylerin beklenen-fayda teorisiden sistematik ve tahmin edilebilen bir şekilde sapan tercihlerini açıklamak için beklenti teorisini geliştirmişlerdir. Bu teori, referansa bağlılık ve kazanç ve kayıplar arasındaki asimetrinin bireysel davranışlar hakkında hipotezler doğurduğu varsayımlarıyla kurulmuştur.

“Beklenti teorisi yargılama değil karar verme teorisidir”(Dermott). Fayda merkezli rasyonel seçim teorileri gibi, beklenti teorisi de değişik sonuçların öznel değelendirmesini inceleyen yargılama teoremi ve de aktörlerin olası sonuçları nasıl tanımladıkları ve göreceli faydaların nasıl değerlendirdiklerini açıklayan bir tercihler teorisiyle birleştirilmelidir. Beklenti teorisi de rasyonel seçim teorisi de tek başına uluslararası ilişki konusunda bütün bir teori değildirler. Birçok konuda benzerlikleri farklılıklarından çoktur ve iki teorinin de yanlısı birbirlerinden daha büyük düşmanları olduğunu fark etmelidirler.

Buradan hareketle mevcut Ortadoğu ülkelerindeki hareketlenmelerin ışığında Libya’da olan bitene bakabiliriz.

  • Libya

Kuzey Afrika Ülkesi Libya’nın yabancılarla birlikte toplam nüfusu yaklaşık 6.5 milyon civarındadır. 14 yaş altı nüfus toplam nüfusun %30’unu oluştururken, genç nüfus ise toplam nüfusun %46’sını oluşturmaktadır. Ülkede Arap nüfusun yanı sıra Afrika kökenli Berberi, Hıristiyan, Yahudi, Bahai, Budist ve Hindu da yaşamaktadır.

Nüfusun %85’i kabile örgütlenmesi şeklinde yaşamaktadır, siyasi ve idari yapının oluşturulmasında kabile bağları, sayısal oranları ve üstlendikleri bölgeler birincil derecede rol oynamaktadır. Bugünkü Libya, üç bölgenin toplumsal yapısının güç kullanılarak birleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Doğu Libya’daki eski Yunan kolonisi olan bölge Mısır’a, Fizan olarak bilinen bölge Cad ve Nijer’e yakın ve Batı Libya’nın merkezi Trablus da Akdeniz ve Avrupa’ya yakındır, bu yakınlık toplumsal ve siyasi yansımayı da sağlar.

Ülkenin enerjisi petrol ve doğalgaz ihracatına dayanmaktadır. Libya, OPEC petrol üretiminin %7’sini karşılamaktadır. Buna rağmen ekonomisini çeşitlendirmekte başarısız olan ülkede işsizlik oranı %35’lerdedir.

Siyasal iktidarın dağılımında kabile bağları birincil derecede rol oynamaktadır. Şayet kabile bir bütün olarak savaş veya isyan kararı almışsa bu durum siyasal yapıda veya devlet bürokrasisinde yer alan kabile üyelerinin pozisyonunu da doğrudan etkilemektedir.

Libya’daki kabile yapısında biatten ziyade özgürlük ve bağımsızlık daha da önemli bir gelenektir. Kendi içerisinde sınıfsal bir ayrıma gitmeyen kabile üyeleri karar alma sürecine de katılma hakkına sahiptirler. Alınan kararları kabul etmeyen üyeler başka kabilelerin koruması altına girebilirler. Kabile içerisinde kararlar Meclislerde alınırken tüm kesimler açık bir şekilde tartışmalara katılabilmekle beraber mecliste alınan kararlara da uyacaklarını belirtmek durumundadırlar. Dolayısıyla kararlar üsten dayatmayla değil alttan üste doğru alınmaktadır.

Libyanın geçmişine bakıldığında İtalyan egemenliği, Osmanlı egemenliği ve İngiliz ve Fransız sömürgeliğinden bağımsızlığı kazanarak Libya Krallığı ve Hür Subaylar darbesi ile kurulan Libya Arap Halk Sosyalist Büyük Cemahiriyesi devleti olarak devam ediyor.

Kaddafi dönemindeki idari yapı ise diğer ülkelerden oldukça farklı olmuştur. Siyasi partileri, parlamentoları ve dini tarikatları doğrudan demokrasinin ihlali sayan Kaddafi’nin Üçüncü Dünya Teorisi’ne göre halk kendini “doğrudan” yönetme yetkisine sahiptir. Bu teoriye göre demokratik yönetime ulaşmanın yegâne yolu halk komiteleri ve kongrelerini kurmaktır. Bu amaçla Libya, Temel Halk Kongrelerine bölünmüştür. Temel Halk Kongreleri’nden, bölgesel kurumları yöneten ve hükümet gibi çalışan Halk Komiteleri ve Bakanlar Kabinesi yetkilerine sahip Sekreterlikler oluşturulmaktadır. Sekreterliklerin bir araya gelmesi ile Halk Kongreleri oluşturulurken, Halk komiteleri ve Halk Kongrelerinin bir araya gelmesinden ise Genel Halk Kongresi oluşmaktadır. Bunun yanı sıra mesleki halk kongreleri de bu kurumlarda temsil hakkına sahiptir. Libya, 22 bölgeye ayrılmış, bu idari bölgelerdeki kurumlarının idare yetkisi ise Halk Kongreleri tarafından seçilen Halk Komiteleri’ne verilmiştir.

 Askeri alanda ise 1987 tarihinden itibaren ordu tarafından kendisine düzenlenebilecek bir darbe ihtimalinden çekinen Kaddafi, oluşturduğu devrim komisyonları aracılığı ile ordu üzerinde kontrol mekanizmaları oluşturmaya çalışmış ve orduyu güçsüzleştirmiştir. Ayrıca Kaddafi orduya karşı duyduğu güvensizlik nedeniyle oğullarının kontrolü altında bulunan bazı özel askeri birlikler oluşturmuştur.

Albay Kaddafi döneminde ordu içindeki darbe girişimlerinin yanı sıra 1970’lerin başından itibaren bazı bölgelerde sivil gösterilerin ve protesto eylemlerinin de yaşandığına dikkat çekmek gerekir. 1973-74 yıllarında Bingazi’de öğrenci eylemleriyle başlayan toplumsal muhalefet daha sonraki yıllarda suikast girişimlerine, ardından da bazı aşiretlerin devlet bürokrasisi içerisindeki etkisinin sınırlandırılmasıyla daha büyük bir mücadeleye dönüşmüştür. Bununla birlikte Kaddafi karşıtı muhalefet yoğun olarak yurt dışında örgütlenmek zorunda kalmıştır. Nitekim Şubat 2011 tarihinde öldürülen tutukların avukatlığını da üstlenen insan hakları savunucu avukatın tutuklanmasını protesto eden gösterilerin Bingazi’de yapılması ile Libya’da Kaddafi yönetimine karşı kitlesel bir başkaldırının da yolu aralanmış olunacaktır. Kitle gösterilerinin güç kullanılarak bastırılmaya çalışılması üzerine, muhalif grupları destekleyen kesimlerin devlet bürokrasisinden ayrılması ve ardından da askeri karşı koyma politikasını hayata geçirmesi Libya’ya uluslararası bir müdahalenin başlangıcını oluşturacaktır.

  • Libya’da 17 Şubat 2011 İsyanı: Kaddafi Rejimine Başkaldırı Girişimi

Tunus ve Mısır’da 2011 başında yaşanan kitle gösterilerinin ardından iktidarların değişmesi Libya’daki muhalefet hareketini de etkilemiş ve olayların başlamasına neden olmuş ve Kaddafi’nin kendisine karşı başlayan kitle gösterilerini bastırmak için sert önlemlere başvurması ve sivil kayıpların yaşanması krizin derinleşmesine ve uluslararası tepkilere yol açmıştır. Bu gerginlik 17 Şubat’ta muhaliflerin çağrısıyla Öfke Günü gösterilerinin düzenlenmesiyle sonuçlanmış, bu gösterilerde Kaddafi yönetiminin özel birlikler ve Afrika kökenli paralı askerleri kullanması ve sivil kayıpların yaşanması, krizi kabileler arası bir çatışmaya da dönüştürmüştür. Nitekim Kaddafi yönetimi de ordu içindeki aşiret bağlarının varlığını bildiğinden olaylar sırasında ordu yerine kendisine bağlı güvenilir birlikleri ve askerleri kullanma yoluna gitmiştir. Ancak Kaddafi’nin olaylara yaklaşımı yıllardır iktidardan dışlanan veya istediği ölçüde iktidarda yer alamayan kabilelerin isyanını genişletmiş; gösterilerin hedefinde doğrudan Libya’da Qaddafi kabilesinin bir üyesi olan Albay Kaddafi iktidarını sonlandırmak yer almıştır.

Albay Kaddafi döneminde her ne kadar doğrudan halk yönetimi, yeşil sosyalizm veya yerinde yönetim gibi söylemler kullanılmışsa da gerçekten iktidarın ve yönetim şeklinin belirlenmesinde kabileler arası ilişkiler belirleyici olmuştur.

  • BM’nin Sürece Müdahalesi ve Libya’ya Uluslararası Müdahale

Arap Baharı olarak nitelendirilen olayların Domino Etkisi ile Libya’ya ulaşmasının ertesinde gerçekleşen protestoların Kaddafi güçleri tarafından yoğun hava gücü desteğiyle de girişilen saldırılar sonuç olarak sivillere yönelik şiddet nedeniyle kısa sürede uluslararası kamuoyunun gündemine taşınmıştır. İlk günlerde ABD, İngiltere ve Fransa gibi hegemon devletlerin kınayıcı açıklamaları mevcutken,saldırılar sürdükçe ve şiddeti arttıkça aynı ülkeler bu sefer Libya ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerin kesilmesi, yine çok kısa süre içinde de uluslararası yaptırım konuları dillendirilmeye başlanmıştır. Bu ülkeler hatırlanacağı üzere yakın geçmişte benzer olaylarda yine ön planda yer alan ülkelerdir, bu geçmiş tarih aralığı, 20. yy ortalarındaki sömürge yarışından Irak müdahalesi’ne kadar uzanabilir. Fransa ve İngiltere tarafından Birleşmiş Milletler’e sunulmak üzere taslak hazırlanmış, asimetrik bilgi ortamında BM Güvenlik Konseyi üyelerine çerçevelenerek sunulan kararların oybirliği ile 26 Şubat’ta 2011’de 1970 sayılı karar doğrultusunda aldırılması sağlanmıştır. Özetle, Kaddafi ailesi ve yakın çevresinden 16 kişiye uluslararası seyahat yasağı getirilmiş, aileden 6 kişinin mal varlıklarını dondurulmuş, Uluslararası Ceza Mahkemesi de Libya’da insanlık suçu soruşturması başlatmakla görevlendirilmiştir. BM üyesi ülke vatandaşlarının insan hakları ihlallerine katkıda bulunacak faaliyetlere katılmak üzere Libya’ya gitmesi de yasaklanmıştır. BM üyesi ülkelerin Libya’ya silah ve askeri mühimmat satması, temin etmesi, silah satımına yol açabilecek herhangi bir eylemde bulunması yasaklanmış ve silah ve askeri mühimmat satımına veya temin edilmesine karşı her türlü önlemin alınmasına karar verilmiştir.

ABD, İngiltere ve Fransa öncülüğünde kurgulanan müdahale senaryosu diğer devletlerden tepki çekmiş ve Birleşmiş Milletler zemininde aranan destek, diğer ülkelerin oyun dışı kalması nedeniyle beklenildiği ölçüde sağlanamamıştır. Çünkü sivil halkın korunması amacıyla Birleşmiş Milletler nezdinde karara bağlanan yaptırım, bu üç ülke tarafından yeterli görülmeyerek çeşitli nedenlerle sürekli genişletilmek ve diğer ülkelerden de sadece destek vermeleri istenmiştir.

 Daha sonra BM’nin derhal ateşkes ve yaptırımlar öngörmesine karşın çatışmaların sürmesi üzerine yeniden konuyu ele almak üzere toplanan BM Güvenlik Konseyi üyeleri Libya’daki krizin uluslararası barış ve güvenliğe karşı bir tehdit oluşturduğunu gerekçe göstererek konuyu BM Sözleşmesi’nin güç kullanmaya izin veren 7. Bölümü çerçevesinde yeniden gündeme almıştır. Bu kapsamda Fransa, Lübnan ve İngiltere’nin işbirliğinde hazırlanan karar tasarısı Konsey’de farklı önerilerin de tartışılmasıyla değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliklerle birlikte karar tasarısı, Libya’da sivilleri koruma amacıyla uçuşa yasak bölge oluşturulmasını, Libya’da derhal ateşkes sağlanması çağrısında bulunan ve rejime yönelik yaptırımların daha da sıkılaştırılmasını ve genişletilmesini öngörmektedir. Karar tasarısı Konsey’de veto yetkisine sahip bulunan Rusya ve Çin’in çekimser oyuna karşılık 10 üyenin olumlu oyuyla kabul edilmiştir. Karar tasarısına, Konsey’in daimi üyelerinden Rusya ve Çin’in yanı sıra geçici üyelerden Almanya, Hindistan ve Brezilya çekimser oy kullanmasına karşın 1973 Sayılı karar aynı zamanda hem uçuşa yasak bölge uygulanması hem de sivillerin korunması için askeri güç kullanılmasına izin vermektedir.

1973 Sayılı kararın ateşkes çağrısına ve çatışmaların durdurulması çağrılarına rağmen Kaddafi’nin iç savaşı Bingazi’nin kontrolünü  ele geçirmek icin sürdürmesi uzerine başta Fransa ve İngiltere olmak uzere BM’den alınan ve güç kullanmaya yetki veren karar doğrultusunda harekete geçen koalisyon ülkeleri 19 Martta Libya’ya yoğun bir hava ve denizden operasyon duzenlemiştir. Operasyonun hedefinde uçuşa yasak bölge uygulanmasının kurulması için Libya’nın hava savunma sistemlerinin yok edilmesi varken aynı zamanda Fransız Savaş ucakları Bingazi’de Batı sınırlarında bulunan Kaddafi’ye bağlı askeri güçleri hedef almıştır.

  • Birleşmiş Milletler’den NATO’ya Komuta Devri ve Süreci

ABD, İngiltere ve Fransa önderliğinde insancıl unsurların varlığı nedeniyle Birleşmiş Milletler çatısı altında başlatılan süreç, diğer ülkerin kaygıları nedeniyle bu ülkelerin önderliğinden vazgeçilmesi yönünde ilerledi. Çünkü, bu müdahale meşruiyet gerektirmekteydi ve temel meşruiyet BM’den sağlandı, ama BM’de karar alabilmek için Güvenlik Konseyi’ne üye ülkelerin olurunu almak lazım, bu da her zaman mümkün olmuyor. Örneğin sorunsuz bir Libya yerine, mevzubahis sorunları yaşayan ve çatışmalar sonucunda petrol fiyatlarını yükselten Libya petrol geliri açısından Rusya’nın çıkarınadır. üç ülke haricinde diğer ülkelerin doğrudan kazançlarının olmaması halinde karar mekanizmasındaki beklemeleri en aza indirmek için kararları daha yönetilebilir bir ortamda almak gerekir. Operasyonun NATO’ya devir amacı da budur.

 NATO’nun operasyonun komutasını kabul şartları ise, NATO eylemi konusunda somut ihtiyaç  hissedilmesi, açık yasal dayanak bulunması ve sıkı bölgesel desteğin olmasıdır. Bu kriterlerin varlığı halinde “Unified Protector-Birleşik Koruyucu” olarak verilen yetki ve alınan yaptırım kararı çerçevesinde ne gerekiyorsa yapılacaktır.

Nitekim operasyonun komuta devri NATO’ya geçmiş, doğrudan taraf olmayan ülkelerin operasyon üzerinde etkisinin sınırlandırılması sağlanmış ve Türkiye gibi karar almada eşit oya sahip ülkelerin kaygıları ve sürece dahil olmaları sağlanmıştır.

  • Tarafların Çıkarları, Mevcut Konumları ve Sonuç

Öncelikle Libya üzerine yapılan müdahale incelendiğinde, müdahale nedenleri arasında sayılan sebeplerin başka ülkeler örneğinde de var olduğu gözleniyor. Örneğin Fildişi Sahilleri’nde, Somali’de, Bahreyn’de yaşananlar birebir aynı olaylar olmasına karşın uluslararası müdahale seçeneği sadece Libya örneğinde kullanılmıştır. Şüphesiz bunun en önemli nedeni Libya topraklarındaki petrol ve doğalgaz rezervleridir. İkincil olarak diktatöryal bir rejimin ve insanlık dışı uygulamaların varlığı sayılabilir. Üçüncü olarak da diğer ülkelerin Libya üzerinde birbirinden bağımsız çıkarları sayılabilir. Bu dinamiklere sahip ve gelirinin çoğu petrole bağlı bir ülkede kaos yaşanıyor olması ise işsizliğe ve petrol arzında kısıntıya ki bu sayede fiyatında da artışa gebedir. Tarafların çıkarlarını bu yönüyle incelendiğinde, kazanç ve kayıpların dağıtımında gösterdikleri farklı davranışlar, pazarlık yapanların problemi kayıpların ve kazançların etrafında nasıl çerçeveledikleri kritik bir değişkenidir. İki tarafın da bir başlangıç değeri biçtiği ve orta yolda anlaşmalarının istendiği ya da herhangi bir çözümü kabul edecekleri bir pazarlık düşündüğümüzde;

Libyada kaosun varlığı petrol tüketimini kendi kaynaklarından karşılayamayan tüm ülkeler için bariz bir dezavantajdır. Petrol ihraç eden ülkeler için de avantajdır. Bunun yanı sıra ilgili ülkede bir insanlık suçu işleniyor olması konuyu uluslararası boyuta taşır. BM kararlarının alınmasındaki zorluğun bir nedeni budur, mesela petrol geliri kaos nedeniyle artan Rusya Libya’da çözümü hızlandıracak adımlar atmakta çekimser davranır.

ABD ve İngiltere, Diğer ülke örneklerinden farklı olarak egemen ülkelerden gelen sözlü desteğin yanında caydırma ve mecbur bırakma şeklindeki fiziksel destek, muhalif güçler ile bu egemen devletler arasında bir pazarlık ve uluslararası ilişkilerde dayanışma oluşturdu. Dayanışmayla ilgili çoğu deneysel çalışma uluslararası politik ekonomiye odaklıdır ve soruyu ekonomik bağlılığa yönelik kazançları dağıtma amaçlı dayanışma olarak tanımlar. Libya’nın zengin petrol ve doğlagaz kaynaklarının yanı sıra önemi gün geçtikçe artan “su kaynakları”nın varlığı bu dayanışma’nın insan hakları ihlallerine müdahalede amacının çok iyi bir çerçeveleme ile yaratılan algı olduğunu düşündürüyor.

Fransa, ABD ve İngiltere gibi güç peşindedir, operasyonu başından sonuna kendi başına yürütme isteği, Fransız halkının liderlerini dünya siyaseti üzerinde belirleyici rol oynayan pozisyonda görmek istediklerinden ve Sarkozy’nin bunu yaklaşan genel seçimlerde bir koz olarak kullanmak istemesinin bir sonucudur.

Libyalı muhalifler açısından baktığımızda, birey tercihlerinin toplulaştırılarak toplum tercihi olarak sunulması için Libyadaki bireyler tarafından atılan adımlar, bu durumu fırsat bilip mevcut durumlarının dışına çıkma adına hamlede bulunan ülkeler (NATO vs.) tarafından destek görerek sürmektedir. Kazanma olasılıklarının çok düşük olduğuna inandıkları halde, başlangıçta sahip olduklarını düşündükleri 70-80% başarı olasılığı ve çerçeveleme etkisi sayesinde Kaddafi güçlerine karşı çevre ülkelerdeki gelişmelerin büyüsüne kapılan muhalif güçler, durumlarını daha iyi bir konuma getirme konusunda pazarlık ihtimallerinin artacağına ve bu sorunların gün geçtikçe ve destek geldikçe azalacağına inanmaktalar. Savaşa karşılık tek alternatifleri, Kaddafi egemenliği altında olmak olan muhalif güçler, referans noktalarını Kaddafiden uzak ve Bağımsız bir Libya etrafında çerçeveledikleri için, “ev parası etkisi”nde olduğu gibi kaybedecek hiçbirşeyleri yokmuşcasına mevcut durumlarını geliştirmeye çalışmaları onlar için tolere edilemez bir seçenektir. Başlangıçta kayıptan kaçınma bu kişilerin davranışlarına hakim iken, kayıptan kaçamama ve kayıplardan sonra renormalize etmeyi başaramama nedeniyle batık maliyet denilen olguya sürüklenirler ve kaybın yaşandığı bir ortamda kendilerini daha da risk arayan bir poziyonda buldular. Libya muhalifleri açısından pazarlığa baktığımızda son çareleri Kaddafi güçlerine karşı koymak olan bu insanlar için çatışma kaçınılmazdır.

Kaddafi ve yandaşları için ise ülkenin siyasi yönetimi de gözöününe alındığında statükoyu ne pahasına olursa olsun sürdürmek çıkar yoldur. Kaddafi, bu arada hem halkına hem de dünyaya sadece anlatmak istediklerini bir çerçeve içinde sunuyor ve konuyu uluslararası müdahaleler nedeni ile öldürülen siviller etrafında çerçeveliyor. Kaddafi en başından beri asıl hedefin isyancıların iktidara getirilmesi olduğunu görmektedir. Bu da BM kararlarının sadece bir hava harekatını içerdiği ve kara harekatına yer olmadığını bilen, bir tek hava harekatı ile daha önceden olduğu gibi devrilmesinin de mümkün olmadığını da bilmektedir. Geriye bir tek kara savaşını yürütecek güç olarak Bingazi’de üstlenen muhalif isyancılar kalmaktadır. Bu sebeple de Kaddafi BM kararı gereği hava harekatı başlamadan önce son bir çabayla isyancıların gücünü kırarak onların kara harekatına başlamasına engel olmak istemiştir. Bunu gören koalisyon güçleri ise harekatı bir an önce başlatmışlardır. Uzun vadede egemen devletlere karşı koyacak gücü olmayacağı için Kaddafi’nin de batık maliyet olgusunu kapılmaması işten bile değildir, nitekim aralıklarla ateşkes öneren tarafın hep kendisi olması mevcut statükosunu azalan ölçüde olsa da korumak istediğinin göstergesidir.

Türkiye’nin Libya pazarlığındaki gücü, ülkedeki özel sektör firmalarının mevcut ve gelecekteki yatırımlarıdır. Öncelikli olarak bu, daha sonra dini benzeş kavramı kullanılabilir. Mevcut durumun Türkiye açısından durumu ise tam bir kayıptan kaçınma durumu olup, konu, Libya’ya müdahalenin NATO yetkisinde olup olmadığı, neden acele edildiği gibi başka çerçevelerde tarışmaya çekilerek Ortadoğu üzerinde başka bir tercihe olumsuz etkide bulunacağı (saygınlığın ve itibarın yitirilmesi, yerel halkın desteğinin azalması gibi) için ve birleşik tercih çıktısında  kayıp yaratacağı için Libya’ya müdahale’den olası kazançlardan feragat edilmektedir. Libyadaki müteahhitlerin mevcut yatırımları ve gelecekteki potansiyel yatırımlar da Türkiye’nin kararlarını etkilemektedir. Türkiye ile ilgili  ayrıca önem arzeden bir husus Libya temas toplantılarına Türkiye’nin davet edilmesi ve hatta 4. Toplantının Türkiye’de düzenlenme ihtimali vardır. Bu da Türkiye’nin sürece sonradan da olsa dahil edildiği anlamını taşır.

Selman Nadir AKBAŞ

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Öğrencisi

Kaynakça

  • Levy, Jack, “Loss Aversion, Frame Effects, and İnternational Conflict-Perspectives From Prospect Theory”, 1998.
  • Abaan, Ernur Demir, “Fayda Teorisi Ve Rasyonel Seçimler”, TCMB Araştırma Genel Müdürlüğü Tartışma Tebliği, 1998, Ankara
  • Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, “Libya Savaşı, Uluslararası Müdahale Ve Türkiye”, Rapor No:38, Mart 2011
  • Haber arşivleri, http://hurarsiv.hurriyet.com.tr

Check Also

Süregelen rekabetler yaklaşımı

SÜREGELEN REKABETLER YAKLAŞIMI GİRİŞ Süregelen Rekabetler yaklaşımı, topraksal yakınlık kavramı temelinde çatışmacı eğilimdeki ikili devlet …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Powered by themekiller.com